Daha az seviyorum seni..
Giderek daha az..
Unutur gibi seviyorum..
Azala azala..
Aramızdaki uzaklığın karanlığında..
Geceler kısalıp..gündüzler uzuyor öyle olunca..
Daha az seviyorum seni..
Kendini iyileştiren bir yara gibi..
Daha az..
Ve zamanla..
Sen geceyi tutuyorsun..ben nöbetini..
Uzak dağ kışlalarında..
Görmüyoruz birbirimizi..
Usul usul sis iniyor..
Kopmuş yollara..
Işığı hafif..uykusu ağır koğuşlarda üzerini örtüyorum senin..
Bir çığ gibi büyüyorsun rüyalarımda..
Sevgilim sevgilim
Yıldızları daha büyüktür bazı gecelerin
Nöbet kadar yalnızken öğreneceksin bunu da..
Artık daha az seviyorum seni..
Unutur gibi..ölür gibi daha az..
Yeniden ödetiyorum kendime
Onca aşkın öğretemediğini..
Kolay değildi..
Yalnızca sevgilimi değil..evladımı da kaybettim ben..
Kaç acı birden imtihan etti beni..
Bir tek gece vardır insanın hayatında..
Ömür boyu sürer nöbeti..
Bu da öyleydi..
İyi ol..
Sağ ol..
Uzak ol..
Ama bir daha görme beni..
-Murathan Mungan / Gece Nöbeti
25 Temmuz 2013 Perşembe
12 Haziran 2013 Çarşamba
Sistemin Doğası Üzerine 0
Sistem tamamen olmasa da değişkenlerinin çoğunu insan doğası üzerinde kurmuştur. Ben şimdi bunu söylediğimde siz sabit bir insan doğasından bahsettiğimi düşünebilirsiniz : hayır, ben size şekillendirilebilir insan doğasının sistemin potasında eritilmesinden bahsediyorum. Diğer bir nokta da sistem yanlış anlaşılmasın, kötü değildir, yetersizdir ve eksiklikleri vardır. Daha iyi bir sistem gelene kadar uygunurluk gücü en yüksek ve en başarılı gerçeklemedir. Sistem bu anlamda çok güçlüdür ve hakim olduğundan yıkılması içinden çıkılması çok zordur. Kurbağalara yapılan deneyi akla getirir, sistemden her çıkmaya çalıştığında kafasını çarpan kurbağa bundan sonra denemez sadece sistemin istediği kadardır.Peki bu sistem hangi elemanlardan oluşur? Şunu iyi anlamak gerekir sistem en güçlülerin çıkarı için bir araçtır, verimliliği yılların getirdiği zenginlik ile test edilmiştir. Bu en güçlülerden bir güçlü ne zaman ki bu sistem olmadı daha iyi var der o zaman sistem değişir ancak unutmamak gerekir sistemi en güçlü ve en zekiler kurar. Daha doğrusu farkındalığı en yüksek bireyler. Birinci basamakta bu sistem yapıcılar var ise ikinci basamakta sistem kurucular vardır. Sistem kurucular yüksek zekaları sayesinde en iyisini yaparken güçlülerin güçlenmesiyle sistemin güçlenmesini sağlar, bu anlamda sistemin tam anlamıyla kurucularıdır. Sistem kurucular, farkındalığı en az olan insan modelidir, zeki olamanın verdiği at gözlüğünü giymiş dört nala koşmaktadır. Kendilerini herkesten üstün görürler ve ancak başka bir sistem kurucu onların rakibi olabilir hatta rakibidir. Sistem kuruculardan sonra sistem işleticiler gelir. Bunlarda bütün sistemin asıl yapıcılarıdır, çünkü sistemi yapma fikrini davranışları ile onlar verir. Sistem onlardan maksimum düzeyde faydalanmak isterken bunun da farkında olmasını ister, çaresiz birey sistemin en güzel çarkıdır. Özetlemek gerekirse,
Sistem yapıcılar
Sistem kurucular
Sistem işleticler
Sanatçılar
bir sistemin olmazsa olmazdır.
Sistem yapıcılar
Sistem kurucular
Sistem işleticler
Sanatçılar
bir sistemin olmazsa olmazdır.
11 Haziran 2013 Salı
Bir Şirkette İlk Gün
Çatı katında bir yazılım firması, yaklaşık 20 kişinin çalıştığı ve büyük masaların üzerinde oturan yazılımcıların klavye seslerinden yeni bir dünyaya açıldığınız sonra da bilgisayarınıza gömüldüğünüz ortam. Ortam deyip geçmeyiniz, neredeyse bütün sınırlayıcı unsurları belirler ve sizi olmanız gereken insana yoğurur. İşte tam da bu nedenle ki doğal seçilimde kaybolup, gitmemek namına beynin oyunlarına katlanıyoruz. Nedir bu oyunlar? Sabah saat tam 9 da şirketin kapısından içeri giriyorum, üzerimde hafif gerginlikle ne yapacağını bilmemenin getirdiği güvensizlik hakim. Giriyosun içeri, girdiğini farketmiyorlar; yadırgama farketmezler tabi her biri bir kod üzerine aşırı meşgul, dışarıda çok güzel bir yaz yağmurunun camları hafif hafif dövdüğünün farkında bile değil. Birazdan patron geliyor ve ekiptekileri tanıtıyor, o anda hemen sınıflandırıyorum toplumun bana dayattığı temel ayrımcılık ilkelerine göre. Benimle ilk tanışan neşeli ve enerjik biri, bütün bunları sağlayan elbette yaptığı sporla birlikte vücudunda meydana gelen kas topluluğu. Aynı zamanda konuşmaya giriş şekli, duruşu burada tecrübeli ve değer gören biri olduğunu gösteriyor. Bu değer görmenin ve değerli olmanın farkındalığı hareketlerine ayrı bir hava katıyor, iş basamaklarında üste çıkarken bende de ondan çok şey öğrenceğim izlenimi doğuyor. Bir diğeri kodların içerisine çok gömülmüş, tanışma esnasında o kadar yapmacık ki yapmak istediği tek şeyin yalnız kalıp kod yazmak istediğini bağırıyor. Belli ki işini yapanlardan daha büyük bir beklentisi yok, hayal ettiği şey bu değildi ve hayalleri ona o kadar uzakta ki şimdi yapabileceği tek şey kodların içine daha çok gömülmek. Bir sonraki senelerdir bu işi yapıyor ve senelerdir sıkılıyor yapabilceğini bildiği şeyler, yapmak istedikleri ile orantılı ancak kendi isteklerini tam olarak bilmediğinden yani tam anlamıyla irdelemediğinden hep gerisinde olayların hep sıradan ve hep sıkılmış. Patron hepsiyle tanışmamı istiyor, sorular sorup işi öğrenmemi ancak benim içimden gelmiyor. Daha doğrusu biliyorum, benim onlara gitmem vakti değil. Onlardan biri bana gelicek ve ilk anlaşmayı yapıcak bu aslında iş anlaşmasıdır, yükselirken ekibini kurmanın temel mantığı aynı zamanda olduğun yeri göstermenin en temel yolu. Ben öğrendikçe yaşanacak problemleri görebiliyorum ancak bu çoğunun içinde yaşacak, içten içe söyledikleri kendilerini bağıracak.
30 Mayıs 2013 Perşembe
E.S.T-Well-Wisher Bakış Açım
Well Wisher
Bazı zamanlar vardır, tesadüfen çalan bir müzik adeta bağıra bağıra hayatınızı anlatmaktadır. Biz böyle zamanlara, yani böyle tesadüflere anlamlanma diyoruz. Anlamlanma farklı sanatsal öğelerin, beynindeki kapıları aralamasıdır. Bu öyle büyük bir etkidir ki, adrenalin hormonu ya da yüksek voltaj bunun yanında ucuz birer malzemedir. Aralanan kapıda kendi hazinen bütün ihtişamı ile parlamaktayken, yüzünde oluşan kocaman gülümseme eşi benzeri olamayan bu etkinin göstergesi. Bu hazinenin parçaları- hayallerimiz- süzülüpte çıkıverir kapında ve bir anda farklı bir dünyaya girmenin sarhoşluğu ile gözlerini hazinene yumarsın. Hemen orada soru yağmura tuturken kendini, beyninde ve kalbinde büyük bir rahatlama hissedersin. Çünkü biliyosun ki bu hayatta aşk acısından bile beter bir şey var o da anlamlandıramadığın hayatın. Sürekli kara bulutların acımasızca yağmurunu bıraktığı beyninde oluşan bu en küçük rahatlama, en ağır dozda alınan uyuşturucu maddesi gibi ancak seni zehirlemiyor tam aksine yaralarının ilacı. Evet yaralarımız var bizim, sorduğumuz sorulara alamadığımız cevapların verdiği yaralar ve mutsuzluk. Mutsuzluk en büyük işkencesi hayatın, oracıkta ölmek isterken çoğu zamanda anlam veremezken bu mutsuzluğuna işte senin ilacın.
Aslında bütün bunları yazmamın sebebi well-wisher adlı bir müzik. Melodileri sizi sardığı anda, dünyanın en güzel hapsine girdiğinizi hissediyorsunuz. Önceleri kendinizi bırakmak istemesenizde hemencecik etkisi altına alıyor sizi ve çaresizce uçuruma bırakıveriyorsunuz neyiniz varsa. Biliyorsunuz ki bu uçurumda özgürlük ve özgürlüğün vaad ettiği bütün tatlılıklar var. Sonra bu özgürlüğün içinden en son beyniniz kurtuluyor, salıveriyor hazinesini uçuruma. Bu esnada yaşadığınız anlamlanma, alanında en iyi doktorun bile başarmakta zorlanacağı bir tedavi biçimi. Gözlerinizin önünde hayalleriniz süzülürken, her birinin ne kadar değerli ne kadar siz olduğunu bir kere daha görüyorsunuz, aklınıza gelmiyor başarmış olup olmadığınız. Gerçekliğin mutsuzluğuna kapılmıyorsunuz, çünkü gerçeklik bir bardak suyu içerken susuzluğunuzu bastırma içgüdüsü. Suyu hissediyorsunuz, vücudunuzda yarattığı serinlik başka herhangi bir şeyle ölçülemeyecek kadar değerli ve değişilemez. Zaten well-wisher su gibi, vücudunuzda dolaşıyor; en özel, en derin bölgelerinize temas ederken duruluğu, temizliği hissediyorsunuz. Ahenkle dans ederken herbir noktanız, hayallerinizi serbest bırakmanın huzuruna varıyorsunuz.
İç sesimiz dinledikten sonra bir de araştırmak istedim kim bu olağanüstü insanlar, bu müziği yaparken ne hissettiler. Esbjörn Svensson adlı bir üçlü çıktı karşıma, 90' lı yıllarda bu işe gönül verip yola çıkıyor üç arkadaş. Bas' ta Dan Berglund, piyanoda Esbjorn Sevsson ve son olarak Magnus Ostrom vurmalı çalgılarda yerini alıyor. Klarnetçi ve saksafoncu Michael Moore " Bugün amerika’da konformist çalan bir jazz müzisyeni çok daha rahat iş bulur kendisine. avrupa’da ise durum farklıdır. son 25 yıla bakıldığında, amerika’ya göre çok daha büyük bir dinleyici kitlesinin, deneysel jazz dinleyerek büyüdüğü görülür. bunlar, aynı yemeğin defalarca ısıtılıp önlerine konulacağı tipler değildir..doğal olarak, farklı tatlar arayacaklardır. işte, esbjörn svensson trio onlara bu aradıkları farklı tadı verebilecek bir grup. isveç folk geleneğinden tutun da, avrupa klasik müziği ve hatta rock’n roll’a kadar değişik etkileri barındıran, erişilebilir, dans edilebilir, jazzy bir sound." demiş.
Bazı zamanlar vardır, tesadüfen çalan bir müzik adeta bağıra bağıra hayatınızı anlatmaktadır. Biz böyle zamanlara, yani böyle tesadüflere anlamlanma diyoruz. Anlamlanma farklı sanatsal öğelerin, beynindeki kapıları aralamasıdır. Bu öyle büyük bir etkidir ki, adrenalin hormonu ya da yüksek voltaj bunun yanında ucuz birer malzemedir. Aralanan kapıda kendi hazinen bütün ihtişamı ile parlamaktayken, yüzünde oluşan kocaman gülümseme eşi benzeri olamayan bu etkinin göstergesi. Bu hazinenin parçaları- hayallerimiz- süzülüpte çıkıverir kapında ve bir anda farklı bir dünyaya girmenin sarhoşluğu ile gözlerini hazinene yumarsın. Hemen orada soru yağmura tuturken kendini, beyninde ve kalbinde büyük bir rahatlama hissedersin. Çünkü biliyosun ki bu hayatta aşk acısından bile beter bir şey var o da anlamlandıramadığın hayatın. Sürekli kara bulutların acımasızca yağmurunu bıraktığı beyninde oluşan bu en küçük rahatlama, en ağır dozda alınan uyuşturucu maddesi gibi ancak seni zehirlemiyor tam aksine yaralarının ilacı. Evet yaralarımız var bizim, sorduğumuz sorulara alamadığımız cevapların verdiği yaralar ve mutsuzluk. Mutsuzluk en büyük işkencesi hayatın, oracıkta ölmek isterken çoğu zamanda anlam veremezken bu mutsuzluğuna işte senin ilacın.
Aslında bütün bunları yazmamın sebebi well-wisher adlı bir müzik. Melodileri sizi sardığı anda, dünyanın en güzel hapsine girdiğinizi hissediyorsunuz. Önceleri kendinizi bırakmak istemesenizde hemencecik etkisi altına alıyor sizi ve çaresizce uçuruma bırakıveriyorsunuz neyiniz varsa. Biliyorsunuz ki bu uçurumda özgürlük ve özgürlüğün vaad ettiği bütün tatlılıklar var. Sonra bu özgürlüğün içinden en son beyniniz kurtuluyor, salıveriyor hazinesini uçuruma. Bu esnada yaşadığınız anlamlanma, alanında en iyi doktorun bile başarmakta zorlanacağı bir tedavi biçimi. Gözlerinizin önünde hayalleriniz süzülürken, her birinin ne kadar değerli ne kadar siz olduğunu bir kere daha görüyorsunuz, aklınıza gelmiyor başarmış olup olmadığınız. Gerçekliğin mutsuzluğuna kapılmıyorsunuz, çünkü gerçeklik bir bardak suyu içerken susuzluğunuzu bastırma içgüdüsü. Suyu hissediyorsunuz, vücudunuzda yarattığı serinlik başka herhangi bir şeyle ölçülemeyecek kadar değerli ve değişilemez. Zaten well-wisher su gibi, vücudunuzda dolaşıyor; en özel, en derin bölgelerinize temas ederken duruluğu, temizliği hissediyorsunuz. Ahenkle dans ederken herbir noktanız, hayallerinizi serbest bırakmanın huzuruna varıyorsunuz.
İç sesimiz dinledikten sonra bir de araştırmak istedim kim bu olağanüstü insanlar, bu müziği yaparken ne hissettiler. Esbjörn Svensson adlı bir üçlü çıktı karşıma, 90' lı yıllarda bu işe gönül verip yola çıkıyor üç arkadaş. Bas' ta Dan Berglund, piyanoda Esbjorn Sevsson ve son olarak Magnus Ostrom vurmalı çalgılarda yerini alıyor. Klarnetçi ve saksafoncu Michael Moore " Bugün amerika’da konformist çalan bir jazz müzisyeni çok daha rahat iş bulur kendisine. avrupa’da ise durum farklıdır. son 25 yıla bakıldığında, amerika’ya göre çok daha büyük bir dinleyici kitlesinin, deneysel jazz dinleyerek büyüdüğü görülür. bunlar, aynı yemeğin defalarca ısıtılıp önlerine konulacağı tipler değildir..doğal olarak, farklı tatlar arayacaklardır. işte, esbjörn svensson trio onlara bu aradıkları farklı tadı verebilecek bir grup. isveç folk geleneğinden tutun da, avrupa klasik müziği ve hatta rock’n roll’a kadar değişik etkileri barındıran, erişilebilir, dans edilebilir, jazzy bir sound." demiş.
30 Nisan 2013 Salı
Güney Kore Ekonomisi nasıl bu kadar hızlı büyüdü?
20. yüzyılın ortalarına kadar tarım ekomosi olan Güney Kore 1961 sonrasında hızla büyümeye başladı.
Samsungu Farklı Kılan Nedir?
| Tip | AŞ |
|---|---|
| Kuruluş | 1938 |
| Kurucu | |
| Konum | Seul, Güney Kore |
| Önemli kişiler | Lee Byung-Chul; Kurucu, Lee Kun-Hee; CEO |
| Alan | Holding |
| Gelir | |
| Net gelir | |
| Çalışan sayısı | 334,000 (2010) |
Kaydol:
Yorumlar (Atom)